
Biri çıkıp da (ki bu j.j.rousseu olabilir) ‘İnsanlık doğanın parçasıdır. İnsanlığın, doğa ananın kucağından ayrıldığından beri başımıza gelmeyen kalmadı’ dediğinden beri dünyada bir tartışmadır gidiyor doğa anadan ayrılmakla kötü mü yaptık diye... Denilen kronolojik açıdan doğru aslında. İnsanlık kendisinin şuuruna varıp, insanın kaba gücünün zekasına göre hayli çelimsiz olduğunu fark etmesi bir bakıma insanın doğayla mücadele tarihiyle eştir. Ve başımıza ne geldiyse gerçekten de bu süre zarfında geldi. Cümle temelde doğru ancak kurunun yanında yaşlar da yanması kaydıyla..
İnsanlık tarihi, insanın doğayla mücadelesinin tarihidir. Şayet vaktinde doğayla mücadele etmeyi etik bulmayan atalarımız olmuşsa, maalesef büyük çoğunluğu doğa ananın sel gibi, deprem gibi, volkanik patlama gibi, ihtiyacı olduğu kadar yese de, acıkınca da yemeden duramayacak vahşi hayvanlar gibi sevimsiz yanlarından dolayı ölmüş olma olasılıkları yüksek. Ölüm de ,biliyorsunuz, doğanın acımasız kanunlarından biri daha..
Her aldığımız sağlıklı nefesin paradoksal bir şekilde seni ölüme yaklaştırması gibi kendi içinde -duygusal durumuza, hayat görüşümüze göre iyi veya kötü diye bilimsel açıdan hiç birşey ifade etmeyen- iç dinamikler barındırıyor doğa. Doğa hem bizim aldığımız nefes, barınmamız, karnımızı doyurmamız, kısacası yaşamamız için mecbur olduğumuz fanusumuz hem de bizim ölüm fermanımız. Bu ne yaman çelişki, bu ne iki yüzlülük diye kızmaya da gerek yok, ortada ‘plan yapma plan doğa ana’ kızıp sövebileceğimiz bilinçli tasarım doğa ana diye bir tipleme de yok zaten. İnsanların yaptığı daha doğrusu yapabildiği bu dengeyi mümkün olduğunca kendi lehlerine çevirmekten ibaret.
Önce insanlar belki de tek tek birey olarak ipi çekmeye çalıştılar kendi lehlerine. Güçlü veya zeki adam kazandı. Ama tek başına ipi göğüslemek zordu acımasız doğaya karşı. Her zaman için grup halinde yaşamak ölümü bir adım sonraya iteledi. İnsanlığın tecrübeleri artıyordu. Her doğumda Amerikayı bile yeniden keşfedemeden ölünmüyordu artık. İşler daha da büyüdü, daha organizeleşti , toplumlar kuruldu. Öyle ki tek başına doğaya bıraksan ölecek bir insan toplum içinde yaşayabilmeye, arada kaynamaya başladı. En azından her mahallenin bir delisi yok muydu ? Veya küçük büyük hastalıklı birçok insan yaşamıyor muydu artık? Örneğin tıp el üstünde tutuldu. Tıp, zayıfı kendi imkanlarınca yaşatıyordu. Sadece zeki ve güçlü olanı, evrim güneşinin kutsal ışığı altında, kazara başına bir iş geldi diye kurtarmasını anlardık da bir yere kadar(belki keskin evrimciler onlar da sakar olmasaydı canım diyebilir belki) , kalanları niye kurtarıyordu tıp ? Ya da örneğin; zayıf olan neden zoraki bir çabayla aşılanıyordu? Bilmem ne sendromlarına tutulmuş, kendinin bile farkında olmayan insanlar neden ortalık dolanıyordu? Bu ne küstahça sorulardı ayrıca! Şimdi bu soruları meraklı bakış açısıyla bile sormak utanç verici bir şey esasen.. Neyseki hepimizde ortak bir insanlık bilinci var az çok herkes cevabı biliyor: İnsan olmak böyle bir şeydi zaten. Çoook sonraki yüzyıllara gidersek, humanizm böyle bir şeydi . İnsan yüceltildi kısacası, el üstünde tutuldu. Bir aydınlanma devri daha böyle geçti… İnsanlığın büyük zaafı ama ‘insanca’ sözünü layık gördüğümüz, insanca pek insanca şeyler bunlar.. Aslında pozitif (yani kalan her şeye gözümüzü kapayarak!) ve bütünsel açıdan bakınca buna toplumsal evrim de diyebiliriz pek tabiî ki. Toplum bütün olarak ilerliyordu çünkü.. Amaç insan soyunun bir şekilde sürmesiyse zaten, insanlık tarihinde yaşamadığı kadar nüfus patlaması yaşıyordu. Özellikle fakir ülkelerde başta olmak üzere..
Peki sorun nedir? Sanki bu kadar harikalıklar arasında bir sorun var gibi görülüyor da..
Aslında her şey bu kadar ilerlemişken, insan ömrü tarihinde bu kadar uzamışken sorun olduğunu söylemek garip. Belki de sorun yoktur. Genel olarak bakarsak, insanın doğaya karşı ip yarışını bu kadar kendi lehine çektiği, bilgi birikimini bu kadar arttırdığı bir dönemde belki de sorun yoktur. Dünya çok kurcalanmadığı sürece ileriye gidiyor denebilir. Ama sanki bir şeyler yanlış gibi.. Belki de sorun, insan bu süreçte mutluluk kavramını da icat etmesidir. Ve belki de sorun çoğu kişi için yaşamın amacının mutluluk olmasıdır.Savaşlar da , birbirimizi yememiz de bu dünyada hala ne de olsa..
Sorun nedir yine de?
Belki de sorun işte bu genel bakıştır işte. Tek tek insanlara bakmayan, görmek istediği kadarını gören bakış.. tek tek tüm insanların, insanlığın bu ortak aklından faydalanamaması.. Aklımıza mı gelmedi şimdiye kadar bu? Bunca çekilen acılardan sonra, aklımızın bu hayali kuracak düzeye varmış olması gerekir halbuki.. Kurulmuştur da aslında nice insanın hayalinde.. Hepimizin insanlığın ortak meyve bahçesine katkıda bulunması gibi, hepimizin de aynı derece de yiyebilmesi. Birimizin çok yiyebilmesi adına diğerinin aç kalmasına gerek kalmaması.. İmkansız mıdır bütün bunlar? Bu sorunun yanıtı belki de olumsuzdur kimbilir ama bu soruya kesin hayır demeden erdemli bir ömür sürebilmek mümkün müdür .
İşte bunu yapamamamız; bu kendimizce bir anlam katmaya çalıştığımız, meşrulaştırdığımız her şeyin de anlamını yitirmesine neden oluyor.Bu belki de farkında olmadan hissettiğimiz gayrimeşruluk duygusuyla insanın amacını tam olarak saptayamaması, insanın doğayla yaptığı bu ip mücadelesinde nerede durması gerektiğini de unutturuyor ona. İnsanlık, kalan sağlarla ‘gelişip ‘ yoluna devam ederken, aslında yaşadığı soluk aldığı kendi fanusunun da altını oyuyor bu süreçte. Yani nimetlerin her kula nasip olmaması da değil sorun sırf; sorunun artık ne zengine ne fakire, nimet diye nitelendirileceğimiz bir şeyin de kalmayacak olma tehlikesine dönüşmesidir.
Bu belki de karamsar bitirişten sonra söylenebilir ki her sorun, bağrında çözüm ihtimalini de taşır
İnsanlık tarihi, insanın doğayla mücadelesinin tarihidir. Şayet vaktinde doğayla mücadele etmeyi etik bulmayan atalarımız olmuşsa, maalesef büyük çoğunluğu doğa ananın sel gibi, deprem gibi, volkanik patlama gibi, ihtiyacı olduğu kadar yese de, acıkınca da yemeden duramayacak vahşi hayvanlar gibi sevimsiz yanlarından dolayı ölmüş olma olasılıkları yüksek. Ölüm de ,biliyorsunuz, doğanın acımasız kanunlarından biri daha..
Her aldığımız sağlıklı nefesin paradoksal bir şekilde seni ölüme yaklaştırması gibi kendi içinde -duygusal durumuza, hayat görüşümüze göre iyi veya kötü diye bilimsel açıdan hiç birşey ifade etmeyen- iç dinamikler barındırıyor doğa. Doğa hem bizim aldığımız nefes, barınmamız, karnımızı doyurmamız, kısacası yaşamamız için mecbur olduğumuz fanusumuz hem de bizim ölüm fermanımız. Bu ne yaman çelişki, bu ne iki yüzlülük diye kızmaya da gerek yok, ortada ‘plan yapma plan doğa ana’ kızıp sövebileceğimiz bilinçli tasarım doğa ana diye bir tipleme de yok zaten. İnsanların yaptığı daha doğrusu yapabildiği bu dengeyi mümkün olduğunca kendi lehlerine çevirmekten ibaret.
Önce insanlar belki de tek tek birey olarak ipi çekmeye çalıştılar kendi lehlerine. Güçlü veya zeki adam kazandı. Ama tek başına ipi göğüslemek zordu acımasız doğaya karşı. Her zaman için grup halinde yaşamak ölümü bir adım sonraya iteledi. İnsanlığın tecrübeleri artıyordu. Her doğumda Amerikayı bile yeniden keşfedemeden ölünmüyordu artık. İşler daha da büyüdü, daha organizeleşti , toplumlar kuruldu. Öyle ki tek başına doğaya bıraksan ölecek bir insan toplum içinde yaşayabilmeye, arada kaynamaya başladı. En azından her mahallenin bir delisi yok muydu ? Veya küçük büyük hastalıklı birçok insan yaşamıyor muydu artık? Örneğin tıp el üstünde tutuldu. Tıp, zayıfı kendi imkanlarınca yaşatıyordu. Sadece zeki ve güçlü olanı, evrim güneşinin kutsal ışığı altında, kazara başına bir iş geldi diye kurtarmasını anlardık da bir yere kadar(belki keskin evrimciler onlar da sakar olmasaydı canım diyebilir belki) , kalanları niye kurtarıyordu tıp ? Ya da örneğin; zayıf olan neden zoraki bir çabayla aşılanıyordu? Bilmem ne sendromlarına tutulmuş, kendinin bile farkında olmayan insanlar neden ortalık dolanıyordu? Bu ne küstahça sorulardı ayrıca! Şimdi bu soruları meraklı bakış açısıyla bile sormak utanç verici bir şey esasen.. Neyseki hepimizde ortak bir insanlık bilinci var az çok herkes cevabı biliyor: İnsan olmak böyle bir şeydi zaten. Çoook sonraki yüzyıllara gidersek, humanizm böyle bir şeydi . İnsan yüceltildi kısacası, el üstünde tutuldu. Bir aydınlanma devri daha böyle geçti… İnsanlığın büyük zaafı ama ‘insanca’ sözünü layık gördüğümüz, insanca pek insanca şeyler bunlar.. Aslında pozitif (yani kalan her şeye gözümüzü kapayarak!) ve bütünsel açıdan bakınca buna toplumsal evrim de diyebiliriz pek tabiî ki. Toplum bütün olarak ilerliyordu çünkü.. Amaç insan soyunun bir şekilde sürmesiyse zaten, insanlık tarihinde yaşamadığı kadar nüfus patlaması yaşıyordu. Özellikle fakir ülkelerde başta olmak üzere..
Peki sorun nedir? Sanki bu kadar harikalıklar arasında bir sorun var gibi görülüyor da..
Aslında her şey bu kadar ilerlemişken, insan ömrü tarihinde bu kadar uzamışken sorun olduğunu söylemek garip. Belki de sorun yoktur. Genel olarak bakarsak, insanın doğaya karşı ip yarışını bu kadar kendi lehine çektiği, bilgi birikimini bu kadar arttırdığı bir dönemde belki de sorun yoktur. Dünya çok kurcalanmadığı sürece ileriye gidiyor denebilir. Ama sanki bir şeyler yanlış gibi.. Belki de sorun, insan bu süreçte mutluluk kavramını da icat etmesidir. Ve belki de sorun çoğu kişi için yaşamın amacının mutluluk olmasıdır.Savaşlar da , birbirimizi yememiz de bu dünyada hala ne de olsa..
Sorun nedir yine de?
Belki de sorun işte bu genel bakıştır işte. Tek tek insanlara bakmayan, görmek istediği kadarını gören bakış.. tek tek tüm insanların, insanlığın bu ortak aklından faydalanamaması.. Aklımıza mı gelmedi şimdiye kadar bu? Bunca çekilen acılardan sonra, aklımızın bu hayali kuracak düzeye varmış olması gerekir halbuki.. Kurulmuştur da aslında nice insanın hayalinde.. Hepimizin insanlığın ortak meyve bahçesine katkıda bulunması gibi, hepimizin de aynı derece de yiyebilmesi. Birimizin çok yiyebilmesi adına diğerinin aç kalmasına gerek kalmaması.. İmkansız mıdır bütün bunlar? Bu sorunun yanıtı belki de olumsuzdur kimbilir ama bu soruya kesin hayır demeden erdemli bir ömür sürebilmek mümkün müdür .
İşte bunu yapamamamız; bu kendimizce bir anlam katmaya çalıştığımız, meşrulaştırdığımız her şeyin de anlamını yitirmesine neden oluyor.Bu belki de farkında olmadan hissettiğimiz gayrimeşruluk duygusuyla insanın amacını tam olarak saptayamaması, insanın doğayla yaptığı bu ip mücadelesinde nerede durması gerektiğini de unutturuyor ona. İnsanlık, kalan sağlarla ‘gelişip ‘ yoluna devam ederken, aslında yaşadığı soluk aldığı kendi fanusunun da altını oyuyor bu süreçte. Yani nimetlerin her kula nasip olmaması da değil sorun sırf; sorunun artık ne zengine ne fakire, nimet diye nitelendirileceğimiz bir şeyin de kalmayacak olma tehlikesine dönüşmesidir.
Bu belki de karamsar bitirişten sonra söylenebilir ki her sorun, bağrında çözüm ihtimalini de taşır